Güzel bir Van akşamında derleme bir yazı... 30 Kasım 2011
Çarşamba günü
"Bazıları
Unutuluyor"
adlı yazımın son paragraflarında
"Şimdi gözlerinizi kapatın ve 23
Ekim 2011 tarihinden önceki geceyi
hatırlayın! O gece ne yaptınız?
Pazar günü için planınız neydi? Bu
konuda görüşlerinizi bana
iletirseniz bir sonraki yazımızda
planlarınıza yer verebilirim."
şeklinde vurgulamıştım. Şimdi
tarafıma gelen bir yazıyı sizlere
sunacağım. Deprem öncesi ve sonrası
yaşadıklarını Aysel anlatıyor, ben
derliyorum.
"Cümlelerimi içinde on iki kişinin yaşadığı bir çadırda
dile getiriyorum. Üstelik
çadırımızda bir de kömür sobası var.
Sağlık açısından ne denli güvenli
bilemiyorum.
22 Ekim 2011 Cumartesi gecesi, pazar günkü derslere
çalıştım. Ardından sabah dershanede
neler yapabileceğimi düşündüm.
Bunları düşünürken uyumuş olmalıyım.
Gözlerimi açtığımda annemin
"kızım, dershaneye geç kalacaksın"
sözlerini işitir oldum. Derin bir
nefes alarak hemen kalkıp
hazırlandım. Hazırlık falan derken
kendimi dershanede buldum.
Gün bana uzun gelmişti. Bir türlü gün geçmiyordu. Canımı
sıkan bir şeyler olmalıydı; ama ne?
Belki de öğleden sonraki etüdü
düşünmem hataydı. Yok yok,
kesinlikle etüde katılmalıyım diye
düşündüm. Derslere geceden
hazırlanmam işime yaramıştı. Derste
anlatılanları çok iyi anladım. Öğle
vakti de yaklaşıyordu. Dersin
bitmesine de dakikalar kalmıştı.
Öğle arasından sonra etüt
başlayacaktı. Dakikalar geçti derken
öğle arası geldi; galiba biraz daha
iyi hissettim kendimi. En azından
etüt salonunda çözeceğim soruları
düşününce bir kez daha
üniversiteye gidebilme sevincini
yaşadım. Etüdün başlamasına da az
kalmıştı.
Sevinci yaşarken zaman çok çabuk
geçer
derlerdi de inanmazdım. Şimdi
anladım ki bir saatlik ara su gibi
bitivermişti. Hemen yerime oturup
test kitaplarımı açmalıydım. Nihayet
soruları çözmeye başladım. Az sonra
hafiften bir sallantı oldu. Pek
önemsemedim. Çünkü o hafta
dershanemizin yakınlarında iş
makineleri çalışıyorlardı.
Sallantının o iş makinelerinden
kaynaklandığını düşündüm. Bunları
düşünmem beş saniye sürdü ya da
sürmedi. Sallantı devam etmeye
başladı ve gittikçe de şiddetini
gösteriyordu. Bir an kendimi sıranın
altında titrer hâlde buldum. Meğerse
depremin içindeymişim de farkında
değilmişim. Bir taraftan titriyorum
bir taraftan da bağırıyordum. Acaba
kurtulabilecek miydim? Bir kez daha
hayal kurabilecek miydim? O an
korkudan dua etmeyi de pek başaramaz
ya insan! Galiba Kelime-i
Şahadeti getirebildim. Ses
tellerimde bir gariplik vardı. Sanki
çığlıklarımı kimse duymuyor gibiydi.
Sanki tek bağıran bendim. Sallantı
durmuş gibiydi. Bir an önce bu beton
yığınlarının içinden çıkmalıydık.
Birbirimizi eze eze katları inmeye
başladık. Beş kat nasıl inilecekti
Allahım? Duvarların çoğu yıkılmıştı.
Şans bizden yana olsa gerek ki
merdivenler sağlamdı. Ya o an
sallantı olsaydı ne yapardım ben?
Çok korkuyordum; o korku yetmezmiş
gibi hastalığımdan bayılırsam
kanısını taşıyamıyordum.
Merdivenlerden inerken dışarıya
çıkıp destek olunacak birine ihtiyaç
duymayı ve ailemin sağlık durumunu
öğrenmeyi ne çok bekledim
bilemezsiniz. Merdivenlerden inmek
yıllardan daha uzun gelmişti.
Nihayet sonunda dışarıya çıkabildim. Etrafta koşuşturan
insanlar, toz, bağıranlar,
ağlayanlar... Az sonra yanıma
yeğenim geldi. Benden daha sakindi
ve beni sakinleştirmeye çalıştı. Onu
gördüğüme ne çok sevindim anlatamam.
Sanki dünyalar benim olmuştu.
Herkesin elinde cep telefonları; aa
ben de ailemin sağlık durumunu
öğrenmeliydim. Telefonla kimseye
ulaşamadım. Hem böyle bir günde
telefon şebekelerinin
çalışamayacağını bilemezdim ya. Eve
gitmeliydik? Ama nasıl? O
kalabalığın içinden çıkabilecek
miydik? Hadi çıktık diyelim peki,
minibüsler çalışıyor muydu? Herkesin
tek derdi sevdikleri olmamış mıydı?
Herkes birilerini düşünmüyor muydu?
Böyle bir durumda kim para kazanmayı
düşünebilirdi ki?
Eve yürüyerek gidebilirdik? Belki uzun sürecekti ama başka
çaremiz yoktu. Peki, ailemiz de bizi
merak ediyor mudur? Annem benim için
endişelenmiş midir? Cumhuriyet
Caddesi'ndeydik hâlen. Şabaniye
Mahallesi'ne kadar yürüyebilirdik.
Çetin bir karardan sonra başladık
yürümeye. Hiç yıkılmaz diye
düşündüğüm binalar bile yıkık
durumdaydı. Çok hızlı yürüyorduk.
Hiç bu kadar hızlı yürüdüğümü
hatırlamıyorum.
Kıyamet mi koptu acaba? Van neredeydi o an? Sanki tüm Van
donmuş gibiydi. Evin yolu bile bana
çok uzun gelmişti. Sanki hiç
bitmeyecekti. Binalardan uzakta
yürümeye de dikkat ediyorduk. Bir
yandan da şanslı olduğumu düşündüm.
Çünkü yalnız değildim; yanımda
yeğenim vardı. Peki, deprem
sonrası yanında kimsesi olmayanlar
ne durumdaydı? Sonunda evimizin
olduğu sokağa yaklaşmıştık.
Civardaki hiçbir toprak ev
yıkılmamıştı. Ama muhakkak hasara
uğramış olmalılardı.
İnanmayacaksınız ama etraftaki
insanlar bana tuhaf tuhaf
bakıyorlardı. Galiba deprem onların
umurlarında değildi. Adımlarım biraz
daha hızlandı. Bir yandan da
etraftaki çocuklar ilgimi çekti.
Çocuklar korkudan tek kelime bile
etmiyorlardı. Rabbime şükürler olsun
ki ailemde can kaybı yoktu. Döşemeli
yapıda olan evimiz yıkılmamıştı ama
kullanılamaz hâle gelmişti.
Hava hafiften esiyordu. Galiba gece üşüyecektik. Artçı
sallantılar da sık sık oluyordu. Bu
şartlarda eve de giremezdik. Ama
kendi imkânlarımızla bir çadır
kurabilirdik. Çadır kurduk derken
bir hafta boyunca yedi aile bir
çadırda kaldık. Toplam elli
kişiydik. Aynı çadırda nefes alıyor,
aynı çadırda uyuyorduk. Bir yandan
da aklımda ders... Bu çadır
içerisinde ders çalışabilecek
miydim? Neyse ki bir hafta sonra her
aile zor şartlarda da olsa bir çadır
alabilmişlerdi. En azından artık
yedi aile bir çadırda değildik.
9 Kasım 2011 tarihindeki ikinci depreme kadar ders
çalışamadım. Hâlen de ders çalışmayı
başarmış değilim. Üzülüyorum ama
yapabilecek bir şey yok diyorlar.
Ailem başka bir şehre gitmeme
müsaade etmiyor. Hem onlar
istemedikçe Van'dan çıkamam ya. Ben
ailem için hayallerimden bile
vazgeçebilirim. Yeter ki ailemi
üzecek bir şey yapmayayım. Her neyse
artık geride kuru bir üzüntü kaldı.
Bir sallantıda herkesin sorunları aynı olmuştu. Açlık,
susuzluk, giyim ve barınak...
Zengin-fakir farkı kalmamıştı. Bir
sallantıyla güzelim Vanım, güzel
memleketim nasıl bu duruma
gelmişti.
Yüce rabbim devletimizi başımızdan eksik etmesin. Bizi
yalnız bırakmadılar. Bulunduğum
mahalleye haftalarca yemek
dağıtıldı. Ama bizim sokak yemek
almak yerine ekmek almak
istiyorlardı. Belki bilirsiniz,
Van ilindeki birçok evin tandırı
vardır. Bu tandırda kendi
ekmeklerini kendileri yaparlar.
Ancak depremin verdiği zayiat onları
tandırlarından mahrum etmiş
olmalıydı. Tandırları sağlam olanlar
da dört duvarın içerisine girmeye
cesaret edemiyorlardı. Hem böyle
kötü günlerde tandırlarda ekmek
yapmak istememeleri normal değil mi?
Başta ben olmak üzere çoğu insanın aklında tek bir soru
olmalıydı. Acaba Van ne zaman
kendine gelecekti?
Bir yanım yıkık ve enkaz altındaydı,
diğer yanımsa hâlen direnişte. Acaba
diyorum, derken de soruyorum; bir
daha güneşli günler görecek mi Vanım?
Bir daha kalabalık olacak mı? Gölüne
deniz denilmeye devam edilecek mi?
Yorgunluğun ne zaman geçecek Vanım?
Rabbimden tek dileğim yaşadıklarımızın kimsenin
yaşamamasıdır."
Düşüncelerini benle paylaştığı için Aysel'e teşekkür
ediyorum. Aysel'in düşüncelerini
derleyerek yazıdan ekleme, çıkarma
ya da bazı yerleri kendi
cümlelerimle değişmişsem de
düşünceler olduğu yerdedir. Umut
ediyorum ki bu zor günler zamanı
gelince ve bittiğine inandığımızda
bitecektir.
Aysel lise mezunu ve üniversite sınavlarına hazırlanan bir
dershane öğrencisidir. 23 Ekim 2011
Pazar günü yaşadığımız deprem
sonrası dershanesi eğitime ara
vermiş ve hâlen de hizmete
başlamamıştır. Hem başlasa da Aysel
dershaneye gidemez gibi. Öte yandan
dikkat ederseniz Aysel çadırda ders
çalışamadığını dile getiriyor. Hep
derler ya ders çalışmanın bahanesi
olmaz diye. Bence şartlara göre
bahane olur. Çünkü çadırın yaşam
şartlarını anlamak herkesin harcı
değildir. Acaba çadırda kaç farklı
ses var? Kaç kişiler, sigara
içiliyor mu? Her şey bir yana sözel
dersleri çalışırken konsantrasyon
çok önemlidir. Bunları da düşünerek
Aysel'e hak veriyorum. İnşallah
Aysel çadır içinde de olsa ders
çalışmaya başlar ve imkânsız gibi
görüneni başarır.
Yazıda dikkat edilmesi gereken detaylardan biri de
tandırlardır. Aysel'in dediği Van
ilimizde tandır ekmeği büyük bir
öneme sahiptir. Bilmeyenler için
tandır ekmeği hakkında birazcık
detay vermek istiyorum.
Tandır ekmeği (nane tanurî)
sıklıkla yenen, ince ve oldukça
gevrek bir çeşit ekmektir. Yerde
açılan ve etrafı çamurla sıvanmış
bir çukurun içinde pişirilir. Yufka
gibi, oklava ile açılır. Üzerine un
ve su serpilir. Bundan sonra ekmek,
ocağın üzerine yapıştırılarak
pişirilir.
Tandır Ekmeği Nasıl Yapılır?
İlk önce hamur hazırlanılır. Un,
tuz, su, maya maddelerinden oluşan
hamur gerekli kıvama getirilinceye
kadar yoğruluyor. Ardından yoğrulma
işi biten hamur dinlendirilirken
tandır hazırlıkları başlar. Tandırda
yakacak olacak genelde tezek ve odun
kullanılır. Tandır yakma işlemi zor
ve tehlikelidir. Tandırın içi kızgın
ateş hâline gelene kadar dumanda
bekliyorsunuz. Üstelik filmlerde ve
programlarda gösterildiği gibi
değil, resmen dumanı ikna etmeye
çalışıyorsunuz. İşte bu duman
derdinden birçok kadın erken yaşta
tansiyon hastası olabiliyor.
Ardından bir saat gibi bir süreyle
dinlendirilen hamur leğeni tandırın
yanına getirilir. İhtiyaca göre
yufka ya da çakıl ekmeğe benzer
ekmekler yapılmaya başlanılır.
Burada tehlikeli olan oklava ile
açılan hamurun tandırın üzerine
yapıştırılmasıdır. Hatta geçmişte
birçok kadın tandıra düşerek
hayatlarını kaybetmişlerdir.
Tandırdan yola çıkarak bir önerim
var!
Deprem sonrası Vanlı kardeşlerimiz
için beden gücü iş alanları açıldı.
Tabi bu beden gücü işler genelde
erkekler içindir. Bayanların bu tür
işlerde çalışması güç. Üstelik bu
deprem sürecinde ekmek tüketimi ve
ekmek ihtiyacı da çok. O zaman
kadınlar tandır ekmeği yapmak üzere
işe alınabilirler. Böylece birçok
fırının yetişemediği ekmek
ihtiyacına kadınlar yetişebilir. Hem
neden olmasın ki? Bir taraftan ekmek
ihtiyacı karşılanacak, bir taraftan
da kadınlarımız evlerine maddi
destekte olabileceklerdir. Hem
tandır ekmeğin kullanım süresi daha
uzundur. Somun ekmek gibi günlük
tüketilme gibi derdi yok. Tandır
ekmeği haftalarca tüketilmeye uygun
bir ekmektir.
Son satırlar...
Bir okurumdan gelen deprem öncesi ve
deprem sonrası düşüncelerden
yararlanarak bir şeyler anlatmaya
çalıştım. Yazıda elimden geldiği
kadar eleştiri yapmamaya ve
yapılmamasına çalıştım. Yazıda her
paragrafta bir ders olsun istedim.
Mesela birinde günü gününe ders
çalışmanın önemi üzerinde durulmuş.
Peki başka?
Her zaman dediğim gibi elbet bir gün
zor gibi görünen günler bitecektir.
Daha iyi olmak için şükretmeyi
denebiliriz. Doğunun incisi Van
hâlen ayakta kalmayı başarabilmişse
ne mutlu bize...
"Bulunduğunuz yeri bilmiyorsanız, varacağınız yerin önemi yoktur."